Bazı coğrafyalar haritada küçük görünür; insanın içinde ise koskoca bir memlekete dönüşür. Çüngüş, benim gözümde biraz böyledir. Dağların birbirine yaslandığı, taşın güneşi akşama kadar sabırla beklediği, rüzgârın bile acele etmeden estiği bu eski ilçe, insana yalnızca bir yer adı söylemez; unutmaya başladığı bir hayatı da hatırlatır.
Şehir büyüdükçe insan küçülüyor sanki.
Binalar göğe uzanırken gönüller birbirinden uzaklaşıyor. Aynı kaldırımı paylaşan insanlar birbirinin adını bilmiyor; aynı apartmanda yıllar geçiyor, bir kapı ötekine yabancı kalıyor. Kalabalık arttıkça yalnızlık da çoğalıyor. Garip bir çağın içindeyiz: Herkes birbirine ulaşabiliyor ama kimse birbirine dokunamıyor.
Sonra yolunuz Çüngüş’e düşüyor.
Sabah dükkânını açan esnafın selamında, çeşme başında bekleyen yaşlı bir adamın bakışında, çocukların sokakta birbirinin adını bağırışında başka bir iklim hissediyorsunuz. Bunun adı nostalji değil. Bunun adı, insanın insana hâlâ inanabilmesi.
Belki de bütün mesele budur.
Barış dediğimiz şey, büyük salonlarda kurulan masaların üzerinde duran imzalarla başlamıyor. Bir annenin çocuğunu öfkeyle değil sabırla büyütmesinde başlıyor. İki kardeşin mirası değil hatırayı paylaşabilmesinde başlıyor. Bir komşunun kapıyı yalnızca bir ihtiyacı olduğunda değil, “Senden haber alayım.” diye çalmasında başlıyor.
Çünkü memleket dediğimiz şey, sınır çizgilerinden önce vicdan çizgileriyle ayakta durur.
Biz bu topraklarda yüzyıllardır aynı rüzgârı soluduk. Aynı yağmurun altında ıslandık. Aynı türkülere ağladık, aynı ekmeği bölüştük. Bizi birbirimize bağlayan şey yalnızca tarih değildi; birbirimizin acısını kendi evimizin sessizliği gibi taşıyabilme terbiyesiydi.
Şimdi dönüp kendimize sormamız gerekiyor.
Ne zaman birbirimizi dinlemekten vazgeçtik?
Ne zaman fikri, insandan daha değerli görmeye başladık?
Ne zaman aynı sofraya oturmayı, aynı cümleyi kurmaktan daha zor sandık?
Çüngüş bu soruların cevabını bağırarak vermiyor. Eski taş duvarlarıyla, dar sokaklarıyla, akşam serinliğinde yavaşlayan hayatıyla fısıldıyor. Belki de hakikatin sesi hiçbir zaman yüksek olmadı. En derin sözler, daima alçak bir sesle söylendi.
Bir ilçenin büyüklüğü nüfusuyla ölçülmez. İnsanının yüreğiyle ölçülür.
Eğer bir çocuk sokakta güvenle koşabiliyorsa…
Eğer yaşlı bir kadın kapısının önünde otururken kendini yalnız hissetmiyorsa…
Eğer insanlar birbirini yalnızca adıyla değil, derdiyle de tanıyorsa…
İşte orada hâlâ umut vardır.
Çüngüş’ü değerli kılan da budur.
Belki yarın yeni yollar yapılacak, yeni binalar yükselecek, hayat biraz daha hızlanacak. Ama bütün bunların arasında kaybetmememiz gereken tek bir servet var: Birbirimize bakarken içimizde eksilmeyen merhamet.
Çünkü bir memleket, taşından toprağından önce insanıyla vatandır.
Ve insan, sevginin eksildiği yerde yalnız kalır; kardeşliğin yeşerdiği yerde ise en uzak dağ bile eve dönüşür.
Mesut Toğrul
/ Diyarbakır ÇüngüşHoşgeldiniz / Tüm Hakları Saklıdır