Siyaset bazen bir nehir gibidir. Aynı yatağında yüzyıllarca akar sanırsınız; sonra bir gün, kimsenin beklemediği bir yerden yeni bir kol açar kendine. İşte o an, mesele yalnızca suyun yön değiştirmesi değildir. Mesele, toprağın yeni bir bereket ihtimaline uyanmasıdır.
Eğer bir gün Özgür Özel, yeni bir siyasi hareketin kapısını aralarsa, bu yalnızca bir parti kuruluşu olarak okunmamalıdır. Bu, Türkiye siyasetinin uzun zamandır kendi içine dönüp sorduğu sorulara verilmiş yeni bir cevap arayışı olabilir.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken toplumun beklentileri de değişti. Eskiden seçmen, kendisini temsil edecek bir lider arıyordu. B

ugün ise dinleyen, paylaşan, çoğulculuğu yönetebilen bir siyaset dili bekliyor. Çünkü artık insanlar sloganlardan çok samimiyeti, sert nutuklardan çok çözüm üreten aklı önemsiyor.
Türk siyasetinin yakın tarihi, yeni partilerin yalnızca bölünmelerden doğmadığını gösteriyor. Kimi zaman eski yapıların taşıyamadığı umutlar yeni çatılar kurmuştur. 1946’dan bugüne kadar kurulan her yeni hareket, yalnızca eskiye itiraz etmedi; aynı zamanda geleceğe dair yeni bir cümle kurmaya çalıştı. Başaranlar da oldu, tarihin dipnotlarında kalanlar da…
Asıl belirleyici olan, tabela değil fikirdi.
Özgür Özel’in siyasi yürüyüşüne bakıldığında dikkati çeken nokta, keskin ideolojik kavgalardan çok müzakereyi önceleyen tavrıdır. Eczacılık mesleğinin kazandırdığı ölçülülük, Meclis kürsüsündeki sert çıkışlarla birlikte düşünüldüğünde ilginç bir denge oluşturuyor. Bir yandan muhalefetin itirazını yükselten, diğer yandan farklı kesimlerle konuşabilen bir profil çizmeye çalıştı.
Belki de Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey tam da budur.
Çünkü bu ülke uzun zamandır birbirini ikna etmeye çalışan insanların değil, birbirine sesini duyurmaya çalışan insanların ülkesi oldu. Oysa demokrasi, en yüksek sesin değil, en çok kulağın olduğu yerde büyür.
Yeni bir parti, geçmişi inkâr etmek değildir. Tam tersine; geçmişin biriktirdiği tecrübeyi geleceğin ihtiyaçlarına tercüme etmektir. Çınarın gölgesinde yetişen bir fidan, köklerini reddetmez. Ama güneşi bulabilmek için kendi yönüne doğru uzanır.
Belki de Türkiye’nin önündeki en büyük mesele budur.
Geçmişe saygı duyarken geleceğe cesaret edebilmek…
Yeni kurulacak bir hareket, yalnızca seçim hesaplarıyla şekillenirse ömrü takvim yaprakları kadar kısa olur. Ama adaleti yalnızca mahkeme salonlarında değil hayatın her alanında arayan, liyakati sadakatin önüne koyan, gençlerin hayallerini seçim meydanlarında değil devlet politikalarında gören bir anlayış ortaya koyabilirse; işte o zaman siyaset yeniden umut üretebilir.
Çünkü insanlar artık yalnızca kimin yöneteceğini değil, nasıl yönetileceğini de sorguluyor.
Bugünün gençleri, dedelerinin siyasi ezberleriyle yaşamıyor. Dijital çağın içinde büyüyen kuşaklar, dünyayı tek bir pencereden izlemiyor. Onlar için özgürlük ile güvenlik, kalkınma ile çevre, teknoloji ile sosyal adalet aynı cümlenin parçaları. Yeni bir siyasi hareket de ancak bu dili kurabildiği ölçüde geleceğe yürüyebilir.
Belki bir gün tarih kitapları bugünü yazarken, “yeni bir parti kuruldu” demeyecek.
Belki şöyle yazacak:
“Türkiye’de siyaset, uzun yıllar sonra yeniden toplumun nabzını dinlemeye karar verdi.”
Çünkü bazen değişim, yüksek sesle yapılan bir devrim değildir.
Sessizce açılan yeni bir kapıdır.
O kapıdan içeri girenler yalnızca siyasetçiler olmaz.
Umut da girer.
Mesut Toğrul
/ Diyarbakır ÇüngüşHoşgeldiniz / Tüm Hakları Saklıdır