DEĞİŞİME KALAN SÜRE :

X F

FACEBOOKTA BİZ

Baba Ocağı mı, Yol Geçen Hanı mı?

Ana Sayfa » BASINDA BEN » Açıklamalar » Baba Ocağı mı, Yol Geçen Hanı mı?

Baba Ocağı mı, Yol Geçen Hanı mı?

Siyasetin en büyük yıkımları, rakibin kurduğu pusulardan değil; aynı sofrada ekmeğini bölüştüğün insanların kapıyı sessizce çekip gitmesinden doğar. Çünkü dışarıdan gelen fırtına çatıyı sarsar; içeriden sökülen direk ise evi yıkar.

Cumhuriyet Halk Partisi’ne yıllardır “baba ocağı” deniliyor.

Ne kadar ağır, ne kadar mesuliyet yükleyen bir benzetme…

Çünkü ocak, yalnızca duman tüten bir baca değildir. Ocak, dedelerin alnındaki terdir; anaların sabrıdır; çocukların ilk ekmeği bölüştüğü sofradır. Ocak, mirastır. Miras ise beğenilmediği gün terk edilen bir mülk değil, kusuru da nimeti de birlikte taşınan bir emanettir.

O hâlde insan sormadan edemiyor:

Baba ocağı, ilk ihtilafta sırt dönülecek kadar sıradan bir adres midir?

Yoksa yangın çıktığında ilk kovayı eline alacak kadar kutsal bir emanet midir?

Siyaset, şahısların gölgesinde küçüldüğü gün devlet fikri de küçülür. Çünkü isimler fanidir; kurumlar ise milletin hafızasında yaşayan uzun nehirlerdir. Dün başka bir genel başkan vardı, bugün başka biri var, yarın bambaşka bir isim olacaktır. Fakat yüz yılı aşan siyasi gelenekler, tek bir ismin omzuna sığmayacak kadar derin köklere sahiptir.

Bir çınar düşünün…

Yüz yıllık…

Gövdesinde kurşun izleri, dallarında fırtınaların kırıkları, köklerinde nice kuşağın ayak sesleri…

Şimdi o çınarın birkaç dalı, gövdeyi beğenmediği için kendisini ağaç zannetmeye kalkıyor.

Dalın kaderi gövdeden bağımsız değildir.

Kökten kopan dal, bir süre yeşil görünür; fakat toprağın sabrını kaybettiği gün, kendi yalnızlığına kurur.

Siyaset de böyledir.

Kurumdan kopan hırs, ilk alkışı toplar; fakat tarihin uzun koridorlarında yankılanan ses, alkış değil sadakattir.

Bugün ayrılığı alkışlayan kalabalıklar, yarın dönüşü de alkışlayabilir. Kalabalıkların hafızası zayıftır. Fakat tarihin hafızası mermer gibidir; üzerine düşen her izi asırlarca taşır.

İşte tam burada asıl hesap başlar.

Dönmek ayıp değildir.

İnsan fikrini değiştirir, muhasebe yapar, hatasını anlar.

Fakat siyaset yalnızca dönüşün cesaretini değil, gidişin bedelini de sorar.

Çünkü bazı ayrılıklar yalnızca bir kapının kapanması değildir.

Her ayrılık, rakibin değirmenine taşınan bir çuval buğdaydır.

Her kopuş, karşı kıyıda yakılan bir kandildir.

Her kırgınlık, ortak hafızadan eksilen bir tuğladır.

Sonra yıllar geçer…

Sular durulur…

Aynı insanlar yeniden aynı kürsüde buluşur.

İşte o gün sorulacak soru, “Neden döndün?” olmayacaktır.

Asıl soru şudur:

Giderken geride bıraktığın enkâzın hesabını vicdanına verebildin mi?

Çünkü siyaset, yalnızca seçim kazanma sanatı değildir.

Siyaset, aynı zamanda hafızanın mahkemesidir.

O mahkemede hâkim ne gazetedir ne televizyon…

Hâkim, zamandır.

Ve zamanın verdiği kararların temyizi yoktur.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına yürüyen bir partinin mensubu olmak, yalnızca rozet taşımak değildir; omuzlarında yüz yıllık bir yürüyüşü taşımaktır. O yürüyüşte bazen İsmet İnönü’nün sükûtu vardır, bazen Bülent Ecevit’in meydanlara yayılan umudu, bazen de yenilgilerden sonra yeniden ayağa kalkmanın sessiz asaleti…

Bu yüzden gerçek sadakat, alkışın bol olduğu günlerde fotoğraf vermek değildir.

Gerçek sadakat, salonlar boşalırken sandalyeyi toplamaktır.

Işıklar sönerken kapıyı kilitlemektir.

Kimsenin görmek istemediği enkazın başında sabahı beklemektir.

Çünkü dava, yalnızca iktidara yürürken değil; tökezlediğinde de omuz verilirse davadır.

Aksi hâlde geriye yalnızca kişilere bağlanmış kırılgan sadakatler kalır.

Ve kişilere kurulan siyaset, ilk rüzgârda savrulan sonbahar yapraklarından daha uzun ömürlü değildir.

Belki yarın herkes yeniden aynı çatı altında buluşacaktır.

Belki eski kırgınlıklar unutulacaktır.

Fakat tarihin hafızası unutmaz.

Çınarlar, gövdelerinden kopan dalların hangi mevsimde ayrıldığını unutmaz.

Ocaklar da…

Kendilerini en çok, ateşin harlandığı gecede terk eden ayak seslerini unutmaz.